Kuran-ı Kerim

Nisâ Suresi 1. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Nisâ Suresi 1. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Bu paylaşımımızda siz kıymetli okurlarımız için Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı bilgiler sunmaya çalıştık. Kuran Meali ve Tefsiri başlıklı konumuzu dikkatli okumanızı öneririz. Yazımızın detayın Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı geniş bir şekilde bilgilere sahip olacaksınız.

Nisâ Suresi 1. ayeti ne anlatıyor? Nisâ Suresi 1. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri…

Nisâ Suresi 1. Ayetinin Arapçası:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا

Nisâ Suresi 1. Ayetinin Meali (Anlamı):

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden, bu ikisinden de bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. İsmi hürmetine birbirinizden dilekte bulunduğunuz o Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.

Nisâ Suresi 1. Ayetinin Tefsiri:

Sûre,
“Ey insanlar!” hitabıyla başlar. Bu hitap, sûrede açıklanan buyrukların,
benimsenip yaşanması istenen aile ve toplum nizamının, emir ve yasakların tüm
insanlık ailesini ilgilendirdiğini gösterir. Zira bütün insanlık aynı Rabbin
kulları ve aynı ana babanın çocuklarıdır. O halde, insanlar içindeki her
türlü münâsebet insâniyet ve kardeşlik çerçevesinde ele alınmalı; bütün hukukî
meselelerin temelinde bu prensip esas olmalıdır. İnsanlarla Rableri içindeki
münâsebet ise daima tek Allah’a layık “kulluk” ilişkisi üzerine kurulmalıdır.

Verilen
ilk emir, Allah’a karşı takvâ sahibi olmaktır. Allah’a karşı takvâ, özetle
O’nun tüm yasaklarından titizlikle kaçınıp, derece derece her türlü emirlerini gücümüz
oranında yerine getirmektir. Takvâ, yalnızca ıssız bir ormanda karşılaşılan vahşi
bir canlıdan korkmak gibi bir korku değil, duygusal yönüyle birlikte amel ve
davranış yönü de son derece kuvvetli olan bir durumdur. İşte bir tek insandan
milyarlarca insanı varlık sahasına çıkaran Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudreti
üzerinde etraflıca düşünmeli ve O’nun bütün insanları öldükten sonra diriltip
hesaba çekeceği unutulmamalı, dünya çapında da bu inanç ve anlayışa uygun bir hayat
sürmelidir.

Âyette
geçen نَفْسٌ وَاحِدَةٌ  (nefsin vâhidetin) “bir tek nefis” ibaresiyle Âdem,
زَوْجَهَا (zevcehâ) “onun eşi” ibaresiyle de Havva
kastedilir. Allah Teâlâ, Âdem’i doğrudan doğruya topraktan yaratıp ona ruhundan
üflemiş, Havva’yı ise Âdem’i vasıta kılarak yaratmıştır. Bu husus, rivayetlerde
Havva’nın, Âdem’in bir kaburga kemiğinden yaratıldığı şeklinde ifade edilir.
(bk. Buhârî, Nikah 79-80; Müslim, Radâ‘ 65) Bunlardan anlaşılan, kadın da
erkekle aynı özden yaratılmış olmakla birlikte, bir anlamda kadının varlığının
erkeğin varlığına tâbi olduğu, bir mânada kadının erkeğin ruhundan koptuğudur.
Lakin erkeğin kendine özgü fizikî ve rûhî özellikleri, kadının da kendine özgü
fizikî ve rûhî özellikleri mevcuttur. Her birini tabii ayrıntı kısmına göre
kabullenmek ve o istikâmette değerlendirmek gerekir. Buna göre eğer hadîs-i
şerifte kadın kaburga kemiğine benzetilmişse (bk. Buhârî, Nikah 79-80), bu
kadının hâlet-i rûhiyesini, gönül yapısını izah eden muşahhas bir misaldir.
Kaburga kemiği fakat kavisli olduğunda uygun, sağlam ve maksada uygundir. O
zaman vazifesini yerine getirir. Düz olsaydı akciğerin şekline uymaz ve onu
koruyamazdı. O halde kadınları erkeklere benzetmeye çalışmak, tabii ayrıntı kısmını
yok etmeye kalkışmak, kavisli yaratılmış kaburga kemiğini düz hale getirmeye
uğraşmak gibidir. Bu teşebbüs onun aslî hüviyetinin bozulmasına yol açacaktır.

Lakin
konuyla alakalı âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerden, erkek ve kadın içinde
yaratılışlarının başlangıcı ve sahip oldukları öz ile ruh itibariyle çok
derinlere inen bir irtibat bulunduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayıdir ki, erkeğin
kadına duyduğu iştiyak, bir şeyin kendi nefsine, kendi cüzüne duyduğu sevgiyle;
kadının erkeğe hissettiği iştiyakı da bir şeyin kendi vatanına, kendi aslına
duyduğu sevgiyle açıklanabilir.

Verilen
ikinci emir, akraba hukukunu gözetmek ve akrabalık bağlarını koparmaktan
sakınmaktır. Allah Teâlâ, kendine itaatin hemen peşinden bunu emreder ki bu,
sıla-i rahimin önemine dikkat çeker. اَلْاَرْحَامُ  (erhâm), “rahim”
kelimesinin çoğuludur. Rahim ise annenin döl yatağıdır. Bundan hareketle
akrabalığa da bu isim verilir. “Sıla-i rahim”, akrabayı ziyâret; “kat-i rahim”
ise akraba ile alakayı kesmektir. Rahim kelimesinin muhabbet, merhamet, şefkat
ve rikkat mânaları mevcuttur. Burada “erhâm” hakkına riâyet emredilmekle,
kadınlara karşı şefkatli davranılması, âile hukukuna riâyet edilip aralarında
akrabalık bağı bulunan bireylerin birbirine karşı şefkat ve muhabbetle davranmaları,
akraba ile irtibatı kesmemeleri emredilir.

Âyetin
“Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir” (Nisâ 4/1)cümlesiyle
Cenâb-ı Hak, bütün bireylerin her hallerine vâkıf olduğunu bildirir.
Dolayısıyla her yaptığımız iş ve harekette, kelimelerine eklediğimiz her sözde,
gönlümüzden geçirdiğimiz her düşüncede Allah’ın varlığını hissetmemiz, O’nun
bizi görüp gözetlediğinin farkında bulunmamız gerekir. Eğer kul bu ve benzeri
âyetleri kendi varlığında yapabilirse, tasavvufta “murâkabe’ adı verilen
makama erişir. Bu makam, sahibine ilim ve hal olmak üzere iki meyve veren
şerefli bir makamdır. İlim tarafı; Allah’ın kendisinden tam mânasıyla haberdar
olduğunu, bütün amellerinde kendisini gördüğünü, her sözünü işittiğini,
gönlünden geçen her şeyin farkında olduğunu kulun bilmesidir. Hal tarafı ise,
kalbin bu bilginin gereğini yerine getirmesidir. Bu da fakat bu bilginin kalbi
bütünüyle kaplaması ve kalbin bundan asla gâfil kalmaması yoluyla olur. Bu hal
olmadan yalnız bilgi yeterli değildir. Şayet kişide sözünü ettiğimiz ilim ve
hal hâsıl olursa, bunun semeresi “ashâb-ı yemîn”e[1]
göre o birinin Allah’tan hayâ etmesidir. Bunun zorunlu neticesi de günahlardan
uzaklaşmak ve ibâdetlere kendini vermektir. “Mukarrebûn”[2]
grubundan olanlara göre semeresi ise “müşâhede”dir. Bu da Celâl ve İkrâm Sahibi
olan Allah’ı tâzim ve yüceltmeyi gerektirir. Bu her iki semereye işaret etmek
üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz “ihsan”ın tarifinde: “Allah’a, O’nu
görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Sen her ne kadar O’nu görmüyorsan da, O
seni görüyor”
(Buhârî, İman 37) buyurur.

Üçüncü
emir, yetimlerin haklarını korumakla alakalı geliyor:

[1]Ashâb-ı yemîn:
Mahşer günü amel defterlerini sağ aracılığıyla alan mutlu ve bahtiyar insanlar.

Ayrıca Bakınız.  Hûd Suresi 98. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

[2]Mukarrabûn:
Cennette Allah’a en yakın kullar.

Nisâ Suresi tefsiri için tıklayınız…

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Nisâ Suresi 1. ayetinin meal karşı karşıya geldirması ve diğer ayetler için tıklayınız…

Kaynak: https://www.islamveihsan.com/

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın