Kuran-ı Kerim

Mâide Suresi 116. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Mâide Suresi 116. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Bu paylaşımımızda siz kıymetli okurlarımız için Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı bilgiler sunmaya çalıştık. Kuran Meali ve Tefsiri başlıklı konumuzu dikkatli okumanızı öneririz. Yazımızın detayın Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı geniş bir şekilde bilgilere sahip olacaksınız.

Mâide Suresi 116. ayeti ne anlatıyor? Mâide Suresi 116. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri…

Mâide Suresi 116. Ayetinin Arapçası:

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

Mâide Suresi 116. Ayetinin Meali (Anlamı):

Yine Allah: “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: «Allah’ın bunun yanında beni ve annemi de iki tanrı kabul edin» diye sen mi dile getirdin?” buyuracak, o da şöyle diyecek: “Hâşâ! Sen, ortağı bulunmaktan ve her türlü noksan sıfatlardan pak ve uzaksın Allahım! Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana düşmez. Eğer böyle bir şey söylemişsem sen onu tabi ki bilirsin. Çünkü sen benimle alakalı her şeyi, içimden geçenleri dahi bilirsin; fakat ben sende olanı, senin gizleyip de bana öğretmediğini bilemem. Şüphesiz bütün gizlilikleri hakkiyle bilen fakat sensin.”

Mâide Suresi 116. Ayetinin Tefsiri:

Burada
bulunan azarlama hitabından, Hz. İsa’nın ulûhiyet makamına karşı nasıl bir
acizlik ve kulluk mevkiinde bulunduğu anlaşılmaktadır. O, ilâh değil yalnızca bir
kuldur. Bu azarlamanın asıl hedefi ise Hz. İsa değil, onu ilâh edinen
kimselerdir. Dolayısıyla bu yanlış inanç sahiplerinin kıyamette nasıl dehşetli
bir hesap ile karşılaşacakları haber verilmek istenmektedir. Bu âyetlerden
anlaşıldığına göre, Hıristiyanlardan Hz. İsa’yı ilâh edinenler olduğu gibi,
annesi Hz. Meryem’i de ilâh kabul edenler vardı. Nitekim tarihî bilgiler
Arabistan’da Collyridienler ismiyle anılan sapık bir Hıristiyan grubunun Hz.
Meryem’i tanrıça olarak kabul ettiğini göstermektedir. Ayrıca onlar, “Meryem
bir insan doğurmadı, o bir ilâh doğurdu” dediklerine göre ve anne ile çocuk
içindeki mevcut münâsebet sebebiyle, annenin de doğurduğu kişi mesâbesinde
olması gerektiğini kabul etmek mecburiyetindedirler. Bunu kabul etmek zorunda
oldukları takdirde ise, Hz. Meryem ile ilgili bu sözü bizzat söylemiş gibi
olmaktadırlar.

Cenâb-ı
Hakk’ın bu dehşete azaltan ve titreten azarına karşılık Hz. İsa’nın
dile getirdikleri, kulun Allah karşısında takınması gereken edebi en ince
noktalarıyla ortaya koyan bir güzellik ve keyfiyettedir:

İsâ
(a.s.) ilk kez Allah Teâlâ’yı, kendisinden başka ilâh olması, dengi ve
ortağı bulunması, çocuk edinmesi gibi şânına yaraşmayan noksan sıfatlardan
tenzih edip temiz ve pâk olduğunu altını çizerek söze başlıyor. “Senden başka ilâh
edinilmesini söylemiş olmamdan yahut böyle bir sözün söylenmiş olmasından sana
sığınır, seni sana layık bir biçimde tenzih ederim” diyor. Allah’ın yüce izzeti
ve sonsuz kudreti karşısında boyun eğerek O’nun azametinden korkuyor.
Kendisinin hakkı olmayan, kul olmasının gereklerine uymayan bir sözü
söylemesinin olabilecek olmadığını belirtiyor. Lakin bu hususta da fazla ısrarcı
olmuyor, nefsini temize çıkarmıyor. “Eğer böyle bir şey dile getirdimse mutlaka sen
onu bilmektesin. Çünkü sen benimle alakalı her şeyi bilirsin; gizlediğimi, açıkladığımı,
ne istediğimi, gönlümden geçip benim farkında olmadığım şeyleri de bilirsin.
Lakin ben seninle alakalı her şeyi, gizlediklerini ve sırlarını bilemem. Şu
halde söylemediğimi bildiğim halde, bana bu soruyu sormaktaki ilâhî hikmetini
de bilemem. Şüphesiz sen bütün gizlilikleri hakkiyle bilensin” diyerek buna
Cenâb-ı Hakk’ın ilmini şâhit getiriyor. Sonra kavmini, ilâhî emir gereği yalnızca
Allah’a kulluğa davet ettiğini, aralarında bulunduğu müddetçe de onları
murakabe ettiğini, durumlarını denetlediğini, onları ilâhî emirlere itaata
teşvik yasaklarından men etmeye çalıştığını beyân ediyor. Lakin aralarından
ayrıldıktan sonraki durumlarını bilmediğini, bunu da en iyi yine Allah Teâlâ’nın
bildiğini ikrar ederek işi yine O’na havale ediyor. Neticede sözünü bir niyaz
makamında şöyle bağlıyor: “Onlara azap edersen, kuşkusuz onlar senin
kullarındır. Eğer onları bağışlarsan muhakkak ki sen kudreti dâima üstün gelen,
her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olansın!”
Yani sen her şeye kadirsin;
cezalandırmaveya bağışlamaveya gücün yeter. Cezalandırman hikmet gereği
olduğu gibi bağışlayıp mükafatlandırman da hikmet gereğidir. Günahkârı
bağışlamanın güzel bir şey olduğu bellidir. Eğer azap edersen bu senin adâletin
gereğidir; eğer bağışlayacak olursan bu da senin fazlu kereminden, ihsan ve
cömertliğindendir. Şu da var ki ne azap etmende bir haksızlık, ne de
bağışlamanda bir düşüklük, bir isabetsizlik düşünülebilir. Yaptığın her şey
hikmetin ve doğrunun ta kendisidir. Hükmüne karışılmaz, hikmetine karşı
gelinmez. Her korkunun kaynağı sen, her ümidin mercii de yine sensin. Hâsılı ilâhlık
ve hükümranlık fakat senindir. Tek ilâh sensin, senden başka ilâh yoktur.

Hz. İsa’nın bu 118. âyette bulunan yakarışı Allah
Resûlü (s.a.s.)’i derinden etkiler ve dua olarak tekrar ederdi. Birgün
Efendimiz, Hz. İbrâhim’in
Rabbim! Bu
putlar, bireylerin pek çoğunun yoldan çıkmasına neden olmaktadır. Bundan böyle
kim bana uyarsa kuşkusuz o bendendir
(İbrâhim 14/36) sözünü ve Hz. İsa’nın da “Onlara azap
edersen, kuşkusuz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan muhakkak ki
sen kudreti dâima üstün gelen, her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olansın!”
(Mâide 5/118) duasını okudu. Akabinde ellerini kaldırdı ve:

“Allahım, ümmetimi koru, ümmetime merhamet et!” diye yalvararak ağladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:

“– Ey Cebrâil! Rabbin herşeyi daha iyi bilir ya, git, Muhammed’e niçin
ağladığını sor”
buyurdu. Cebrâil (a.s.) geldi. Resûlullah
Efendimiz ona, ümmeti için duyduğu endişeden dolayı ağladığını dile getirdi.
Cebrâil’in dönüp durumu haber vermesi üzerine Allah Teâlâ:

“– Ey Cebrâil! Muhammed’e git ve ona: «Ümmetin hususunda seni râzı edeceğiz
ve seni asla üzmeyeceğiz»
müjdemizi
ulaştır”
buyurdu. (Müslim, İman 346)

Mahşerde vuku bulacak bu sorgulamanın
dehşetinden sarsılan gönüllere su serpmek, heyecanlarını teskin etmek ve
doğruların kurtuluşa ereceklerini haber vermek üzere şöyle buyruluyor:

Mâide Suresi tefsiri için tıklayınız…

Ayrıca Bakınız.  Mâide Suresi 10. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Mâide Suresi 116. ayetinin meal karşı karşıya geldirması ve diğer ayetler için tıklayınız…

Kaynak: https://www.islamveihsan.com/

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın