Kuran-ı Kerim

İbrahim Suresi 40. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

İbrahim Suresi 40. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Bu paylaşımımızda siz kıymetli okurlarımız için Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı bilgiler sunmaya çalıştık. Kuran Meali ve Tefsiri başlıklı konumuzu dikkatli okumanızı öneririz. Yazımızın detayın Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı geniş bir şekilde bilgilere sahip olacaksınız.

İbrahim Suresi 40. ayeti ne anlatıyor? İbrahim Suresi 40. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri…

İbrahim Suresi 40. Ayetinin Arapçası:

رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ

İbrahim Suresi 40. Ayetinin Meali (Anlamı):

“Rabbim! Beni ve zürriyetimi namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz dualarımızı kabul buyur!”

İbrahim Suresi 40. Ayetinin Tefsiri:

Rivayete
göre İbrâhim (a.s.), eşi Hâcer’den oğlu İsmâil doğduğu zaman seksen altı
yaşında; Sâre’den oğlu İshâk doğduğunda ise doksan dokuz yaşında yer alıyordu.
(İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, IV, 14) İbrâhim (a.s.), önceden yapmış
ol­duğu duasının kabul buyurup (bk. Saffât 37/100) yaşlılığına rağmen kendisine
bu iki evlâdı lütfettiği için Allah’a hamdetmiştir.

İbrâhim
(a.s.), namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durmakta, hem kendini hem de
zürriyetinin namazı dosdoğru kılanlardan yapması için Allah’a yalvarmaktadır.
Namaz dini ayakta tutan âdeta çadırın orta direği mesâbesinde olduğu için, onu
dosdoğru kılan bütün emir ve yasaklarıyla dini ayakta tutacaktır. Yani İbrâhim
(a.s.) bu duasıyla, kendinin ve zürriyetinin dindâr, müslüman, Allah’a teslim
olmuş, dini bütün ahkâmiyle yaşayan ve yaşatan kimseler olmasını talep
etmiştir. Namazı devamlı kılmanın, namazın mü’minin miracı olması hasebiyle,
manevî yükselişi devam ettirmeye de işarette bulunduğu anlaşılmaktadır.

Namaz,
kulun bütün içtenlik ve içtenyetiyle Rabbine yöneldiği, gereksinimlerini
arzettiği, Rabbinin birliğini, kudretini ve kıyamette kendisini hesaba
çekeceğini düşündüğü, böylece geçmişini ve geleceğini kapsamlı bir biçimde
gözden geçirdiği tefekkür yoğunluklu bir ibâdettir. Hz. Mevlânâ, Hz. İbrahîm ve
oğlu Hz. İsmâil’le de bağlantı kurarak kulun namazda ne durumda olması
gerektiğini şöyle izah etmeye çalışır:

“Ey
imam, namaza başlarken الله اكبر (Allahu ekber)
demenin mânası şudur: «Allahım, biz senin huzûrunda kurban olduk.» Kurban
keserken Allahu ekber dersin, işte öldürülmeye layık olan nefsi kurban ederken
de bu söz söylenir. O esnada beden İsmâil, can da Halîl İbrâhim gibidir. Can,
bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbîr getirince beden
şehvetlerden, hırslardan kurtulur, namazda «Bismillâhirrahmânirrahîm» demekle
kurban olur gider. Namaz kılanlar, kıyâmette olduğu gibi, Allah’ın huzûrunda
saflar halinde dururlar, sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar. Namazda
gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek, kabirlerden kalkıp
mahşer yerinde Allah’ın huzûrunda ayakta durmağa benzer.

Bu
sırada Cenâb-ı Hakk: «Sana verdiğim bu kadar ömür içinde ne yaptın? Ne
kazandın, ve bana ne getirdin?» diyecek. «Ömrünü ne ile, hangi işlerle, ne gibi
ibâdetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin? Sana verdiğim rızkı,
kuvveti, gücü ne ile yok ettin? Gözünün nûrunu nerede tükettin? Beş duygunu
nerelerde kullandın? Gözünü, kulağını, aklını, iradeni, bileğini, arşa ait olan
bütün bu kuv­vetlerini, neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünya çapında
neyi satın aldın? Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim. Onları sana ben
bağışladım; onlar ne oldular?» Allah’ın huzûrunda bunun gibi derde dert katan
yüz binlerce haberler, sualler gelir.

Namazda
kıyamda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır, utancından iki büklüm olur
rükûya varır. Utancından ayakta durmağa gücü kalmaz, rukûda «Subhâne
rabbiye’1-azîm” diyerek Allah’ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler. Sonra
o kula Hakk’tan ferman gelir; «Başını kaldır da sorulan sorulara yanıt ver»
denir. Kul utana utana başını ruküdan kaldırır; fakat dayanamaz; o günahkâr,
utancından yine yüz üstü yere kapanır. Ona tekrar; «Secdeden başını kaldır da,
yaptıklarından haber ver» diye ferman gelir. O bir kere daha utanarak başını
kaldırır ama, dayanamaz yine yılan  gibi
yüz üstü düşer. Cenâb-ı Hakk; «Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını
kıldan kıla, birer birer senden soracağım» diye buyurur.

Allah’ın
heybetli hitabı, onun rûhuna tesir ettiği için, ayakta duracak gücü
kalmamıştır. Bu ağır yük yüzünden kādeye varır, dizleri üstüne çöker. Cenâb-ı
Hakk ise; «Haydi söyle, anlat» diye buyurur. «Sana nimet vermiştim, nasıl
şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim, onunla ne kâr elde ettiğini
göster.» Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin rûhlarına ve
meleklere selam verir. Onlara yalvararak der ki: «Ey mâna pâdişahları, bu kötü
insana şefaat edin, bu günahkârın ayağı da, örtüsü de çamura battı.»
Peygamberler selam veren kula, derler ki: «Çâre ve yardım günü geçti, gitti.
Çâre dünya çapında olabilirdi, orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etme­din, öğünler
geçti. Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin; git, bizi üzme, bi­zim
kalbimizi kırma.» Kul yüzünü sola çevirir, bu kez akrabalarından yardım ister,
onlar da ona; «Sus!» derler. «Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini
bizden çek de kendi cevâbını Allah’a kendin ver» derler. Ne bu taraftan, ne o
taraftan bir çâre bulamayınca, o çâresiz kulun gönlü, yüz parça olur. O
herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duaya başlar. «Allahım, herkesten
ümidimi kestim. Başta da sonda da kulunun başını vu­racağı, sığınacağı sensin;
senin rahmet ve mağfiretine son yoktur.»

Namazdaki
bu hoş işaretleri gör de, sonunda, kesinlikle işin böyle bulunacağını anla…
Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar, yâni namazdan mânen yararlan,
yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi, Allah’ın ne kadar büyük olduğunu
düşünmeden yere başını koyup kaldırma.” (Mevlânâ, Mesnevî, 2143-2175.
beyitler)

Hz.
İbrâhim, bir taraftan kendisinin ve zürriyetinin böyle bir ibâdet ve hesap
şuuru içinde Allah’a kul olmasını Rabbinden niyaz ederken, diğer taraftan da
engin gönlünde herkese karşı taşıdığı sınırsız şefkat ve merhametin bir
göstergesi olarak duasını kendisi, zürriyeti, ana-babasıyla birlikte bütün
ümmete şâmil kılmıştır. Bu, onun yalnızca kendini ve yakın akrabasını düşünen bir
kişi değil, bütün ümmetin derdiyle dertlenen büyük bir peygamber, seçkin bir
insan olduğunu gösterir. Bu yönden de geriden gelen mü’minlere güzel bir numûne
olmaktadır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.), yapılacak duanın umûmî olmasının
önemine tasvir ederek: “Bir kişi bir topluluğa imam olur da onları bırakıp
Sadece kendisi için dua ederse onlara hıyânet etmiş olur”
buyurur. (Ebû
Dâvûd, Tahâret 43; Tirmizî, Salât 148)

Esasen
tek başına bile olsa evlâ olan, kendisine, ana-babasına, atalarına,
çocuklarına, kardeşlerine, sâlih mü’min dostlarına niyet ederek onları da
duasına katmak, duasının bereketine onları da nâil etmektir. Böylelikle duasının
keyfiyeti ve kabul olma ihtimâli artacak; bunun bunun yanında zikrettiği şahısların himmet
ve rûhânî teveccühlerinin bereketi de dua eden insana ulaşmış olacaktır.

Bütün
gayretler, korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı kıyamet gününün dehşetinden
emniyette olabilmek içindir. Çünkü ilâhî buyrukları dinlemeyen zâlimleri pek
korkunç bir son beklemektedir:

İbrahim Suresi tefsiri için tıklayınız…

Ayrıca Bakınız.  Yusuf Suresi 79. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

İbrahim Suresi 40. ayetinin meal karşı karşıya geldirması ve diğer ayetler için tıklayınız…

Kaynak: https://www.islamveihsan.com/

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın