Kuran-ı Kerim

Bakara Suresi 179. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Bakara Suresi 179. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Bu paylaşımımızda siz kıymetli okurlarımız için Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı bilgiler sunmaya çalıştık. Kuran Meali ve Tefsiri başlıklı konumuzu dikkatli okumanızı öneririz. Yazımızın detayın Kuran Meali ve Tefsiri ile alakalı geniş bir şekilde bilgilere sahip olacaksınız.

Bakara Suresi 179. ayeti ne anlatıyor? Bakara Suresi 179. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri…

Bakara Suresi 179. Ayetinin Arapçası:

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Bakara Suresi 179. Ayetinin Meali (Anlamı):

Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat mevcuttur. Umulur ki böylece hem öldürmekten hem de öldürülmekten korunursunuz.

Bakara Suresi 179. Ayetinin Tefsiri:

İslâm, insanın her türlü haklarını koruyan, onun can ve mal emniyetini sağlayan bir dünya düzeni tesis etmekte, bunu gerçekleştirmek için lazım gelen temel kaideleri bildirmektedir. Bu temel kaidelerden biri, insanın can güvenliğidir. İslâm, kısas emriyle bu hususta en keskin çareyi ortaya koymuştur.

 الْقِصَاصُ (kısas) kelimesinin türediği الْقَصُّ (kass) sözlükte bir haberi anlatmak, izini takip etmek, katili öldürmek, saç yahut tırnakları kesmek, takas etmek gibi mânalara gelmektedir. Kâtil, öldürmekte bir yol izlemekte, ardından onun izi takip edilerek, onun izlediği yoldan gidilerek, takas yapılarak kendisine aynı ceza verilmektedir.

Hukukta kısas, kasten adam öldüren yahut yaralayan birinin gerekli şartlar çerçevesinde işlediği fiil cinsinden ve ona denk bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Yani kasten öldürdüğü insana karşılık öldürülmesi veya kasten işlediği yaralama fiiline karşılık benzeri biçimde cezalandırılmasıdır. (DİA, “Kısas” maddesi, XXV, 488)

Âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, Allah Resûlü (s.a.s.) peygamber olarak gönderilmeden önce bu hususta mevcut olan hükümleri ortadan kaldırarak en âdil hükmü getirmektir. Zira yahudiler yalnızca öldürmeyi, hıristiyanlar yalnızca diyet alıp affetmeyi benimsemişlerdi. Araplar ve onlarla birlikte yahudilerin bir kısmı ise bazan öldürmenin vacib olduğuna, bazan da diyetin vacib olduğuna hükmediyorlardı. Lakin bu iki hükümden her birinin uygulamasında da haksızlık yapıyorlardı. Mesela Arap kabilelerinden Ensar’ın iki kabilesi içinde cahiliye devrinden kalma kan davaları vardı. Bir taraf, şeref ve kuvvetine güvenerek diğerine karşı ileri gidip “Bizden bir köle karşılığında sizden bir hür, bir kadın karşılığında bir erkek öldüreceğiz” diye yemin etmişlerdi. müslüman olduktan sonra Resulullah (s.a.s.)’e gelip muhakeme olmak istediklerinde bu âyet indi. (Buhârî, Tefsir 2/23; Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 52-53;Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, V, 40-41)

Bu âyet-i kerîmede ölümle alakalı kısas cezası ve ona dair hükümler zikredilir. Bunun için öldürme olayının “kasten” gerçekleştirilmiş olması gerekir. Hata ile yaşanan öldürme hadiselerinda geçerli olan hükümleri Nisâ sûresi 92. âyet-i kerîme[1]; ölüm hâricinde vuku bulan yaralamalarla alakalı hükümleri ise Mâide sûresi 45. âyet-i kerîme beyân etmektedir.[2]

İslâm’a göre herkes kendi işlediği suçtan sorumlu olur. (bk. Tûr 52/21) Suçluveya işlediği suça denk bir ceza verilmesi istenir. (bk. Nahl 16/126) Kasten adam öldürenin öldürülmesi ve kasten yaralayıp sakat bırakanın da aynı biçimde cezalandırılması, bu yüzden mağdur olan kimselerin haklarının muhafaza edilmesi esasına dayanır. Buna benzer suçlar şahsî hakların ihlali olarak değerlendirildiği için bu hususta mağdur olan tarafa yani katledilen kimsenin yakınlarına ve yaralanan şahsa söz hakkı tanınmıştır. Suç kasten işlenmişse, mağdur tarafın kısas isteme yahut kısas yerine diyet talep etme hakları mevcuttur.

Kısas, insanın hayat hakkını emniyet altına almayı amacında olan bir cezadır. Zira hayat hakkı, insan haklarının temelini oluşturur. Diğer hakların kullanılması ise tümüyle hayat hakkına bağlıdır. Kasten adam öldürme ve yaralamalar kısasla cezalandırılarak insan yaşamına yönelik haksız tecavüzlerin önü kesilir. Ayrıca suçlu, işlediği suça denk bir ceza görerek adâlet gerçekleşmiş olacaktır.

İslâm, suçsuz veya suçlu, mü’min veya kâfir, zengin veya yoksul herkesin hakkını savunan adâlet dinidir. Bu nedenle vuku bulan bir suçu cezalandırırken mağdur taraf kadar, suçlunun haklarını da koruyucu önlemler alır. Bu esasa dayanılarak ceza verirken suçun “kasten” mi, yoksa hata ile mi işlendiği ayrımına dikkat eder. Eğer suçun işlenmesinde kasıt yoksa yahut kısasın tatbiki olabilecek değilse yahut kısas düşerse bedenî ceza yerine diyet ödetme yönüne gidilir. Ayrıca ödenecek diyete suçlunun kan akrabaları yahut yakın çevresi ortak edilir. Böylelikle bir taraftan suçlunun maddi külfetini hafifleten, bir taraftan da yaralanması yahut bir azasını kaybetmesi halinde mağduru, ölmesi durumunda da destekten mahrum kalan ailesini koruyan ortak bir tazmin sistemi oluşturulur. Böylelikle hem suçluyu hem de mağduru yalnız bırakmayan, bilakis toplumu bozacak suçlarla birlikte mücadeleyi sağlayacak yardımcı müesseseler ihdas edilmiş olur.

İslâm hukukunda kısas için zaruri şart olan mağdurun kısas talebi yeterli görülmez. Bu cezanın verilebilmesi için suçun işleyende, mağdurda ve suçu oluşturan fiilde birtakım şartlar aranır. Kısas, fakat ehliyetli mahkemenin kararı ve alakalı resmî personellerinin sorumluluğunda uygulanır. Böylelikle ferdî hak arama yolu kapatılıp, kan davalarının önüne geçilmiş olur.

Kısasla alakalı ayetlerde “affetmek” özellikle tavsiye edilmiştir. “Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahları için bir keffâret olur” (Mâide 5/45) beyânıyla bunun âhirette günahlara kefaret bulunacağı bildirilir. Böylelikle yüksek ahlâkî duyguların hâkim olduğu ve İslâm kardeşliğinin meydana geldiği bir toplum yaşamı hedeflenir. Kısas, aslî bir hak ve ilk borçtur. Af ise bunun üzerine gerekebilecek bir fazilettir. Bu fazilet, ya tam anlamıyla kayıtsız ve bedelsiz yahut eksik olarak diyet veya başka bir bedel karşılığında yapılır. Böylelikle kısas, aslî bir vacib olarak meşrû olmasaydı, af bir fazilet değil, insanları öldürme cinayetini mübah kılacak olan bir ihmal olurdu. Yani kısas meşrû olmasaydı, affın hiçbir mânası kalmazdı. İşte Kur’ân, bu gerçekten hareketle kısası, katledilen kimse için bir hak, toplum için aslî bir görev, affı da katledilen kimsenin velisi için bir fazilet, “iyilik ve ödeme” sözcükleri altında diyet almayı da bir ruhsat olmak üzere meşrû kılmıştır.

Bunun yanında “Bütün bunlara rağmen kim Allah’ın koyduğu sınırı aşarsa, pek acı bir azabı haketmiş olur” (Bakara 2/178) buyrularak kısas, diyet yahut af, bunlardan hangisi olursa olsun karşılıklı anlaşma gerçekleşip, hüküm karara bağlandıktan ve icra edildikten sonra tarafların birbirlerinin hukukuna saygılı olmaları istenmekte, buna riayet etmeyenler acı bir azapla tehdit edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bir insanı haksız yere öldüren kimsenin adeta bütün insanları öldürmüş gibi büyük bir cinâyet işlediği haber verilmiştir. (Mâide 5/32) Kasten işlenen cinayetlerde de gerek mağdur tarafın ve toplumun ortak duygularının tatmin edilmesi, gerekse suçun önlenip insan yaşamının ve sağlığının her şeyin üzerinde tutulmasını sağlamak üzere suça denk bir ceza demek olan kısas hükmü konulmuştur. Lakin İslâm’da hata ile, neden olarak yahut kastını aşarak adam öldürene kısas cezası uygulanmaz. Buna karşılık bilerek, isteyerek ve tasarlayarak bir kimseyi öldüren câniyi korumanın, affetmenin yahut birkaç sene hapis cezasıyla yetinmenin savunulacak bir yönü yoktur. Üstelik bu hususta af ve müsamaha olacaksa, bu hususta ilk kez mağdur tarafa söz hakkı tanımak gerekir. Günümüz batı kökenli ceza hukuklarında adam öldürme, ırza tecavüz, silahlı gasp gibi ağır suçlarda suçluya neticede 5-10 yılı aşmayan hapis cezalarını uygulanması hem mağdur tarafta ve toplumda büyük bir tepki ve hoşnutsuzluğa yol açmakta, hem de suçun işlenmesinde hiçbir caydırıcı rol oynamamaktadır. Bunu en iyi bilen Rabbimiz suça denk bir ceza emrederek, insan yaşamını ve sağlığını korumanın en emniyetli yolunun kısas olduğunu şöyle beyân buyurmaktadır:

“Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat mevcuttur. Umulur ki böylece hem öldürmekten hem de öldürülmekten korunursunuz.” (Bakara 2/179)

Kısas, hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Kısasın emredilmesinde insanlık haysiyetine sahip, insanlığın hayrını isteyen, özü sağlam, temiz akıl sahibi kimseler için büyük bir hayat mevcuttur. Affın kıymeti de buna bağlıdır. Gerçi kısasın kendisi, bir yaşamı yok etmektir ama, bunun yanı sıra haksız yere bir yaşamı yok etmeye karşı, yaşamın ve yaşama hakkının sağlanmasının en büyük müeyyidesidir. Şöyle ki:

    Kısas, hem katil olmak isteyen kimse, hem de öldürülmesi istenen kimse ile ilgili yaşamı korumaya sevketmektedir. Çünkü katil olmak isteyen kimse, öldürürse ve öldürdüğünde kendisinin de öldürülmeyi hak edeceğini bilirse akıl gereği olarak, öldürmekten vazgeçer. Böylelikle hem kendisi hem de karşısındaki hayatta kalır.

    Kısasta, cinayet işleyecek ve cinayete kurban gidecek olandan başka bütün toplumun yaşama hakkını da teminat altına alma mevcuttur. Çünkü bu yolla öldürmenin önüne geçilmesi, bu ikisinden başka, bunlarla uzaktan yakında zamandan ilgisi olan bireylerin da hayatlarının devamına ve güvenliğine bir garantidir. Zira bir öldürme olayı, öldürenle katledilenin yakınları içinde düşmanlık ve fitneye, bu da büyük kan davalarına neden olabilmektedir. (Fahreddin er-RâzîMefâtîhu’l-gayb, V, 48-49; Elmalılı, Hak Dini, I, 609)

İşte kısasın emredilmesi, bu kadar mühim bir yaşama sebebi olduğu gibi, bu “Sizin için kısasta hayat mevcuttur” vecizesi de belağatın en yüksek derecesine ulaşmış, özlü bir îcâz ve i’câz prensibini teşkil eder. Kısasın meşrû oluşunun güzellikleri bu prensiple beyân buyrulmuştur. İhtivâ ettiği hayatî güzellikler ve hedefler itibariyle çok mühim olan kısas, günahlardan korunabilmemiz, öldürmeden, kısası ihmal yahut kötüye kullanmadan sakınıp, yaşamımızı ve yaşama hakkımızı muhafaza edebilmemiz için farz kılınmıştır. Lakin bu surette dünya yaşamında kötülüklerden sakınır, âhiret yaşamında da kurtuluşa erebiliriz.

Önceki ayetlerde bir münasebetle ölümden bahsedilmişken, bu vesileyle ölüm anında yapılması lazım gelen bir kısım dinî vazifeler, bunlar içinde de hususiyle vasiyetten bahsedilerek şöyle buyrulur:

[1] Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Lakin farkında olmadan olabilir. Kim farkında olmadan bir mü’mini öldürürse, cezası, mü’min bir köleyi azat etmesi ve ölenin ailesine diyet ödemesidir. Lakin ölenin ailesi bağışlarsa, diyet ödemesi gerekmez. Şâyet ölen mü’min olmakla birlikte size düşman olan bir kavimden ise, öldürenin cezası, yalnızca mü’min bir köleyi azat etmesidir. Eğer katledilen kişi, aranızda anlaşma bulunan kâfir bir kavimdense, o takdirde ceza, ölenin ailesine diyet ödemesi ve mü’min bir köleyi azat etmesidir. Bunları yerine getirmek için yeterli imkânlara sahip olamayan, bunun yerine peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Allah bu cezaları, farkında olmadan adam öldüren kimsenin tevbesini kabul etmek için koymuştur. Allah, hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır. (Nisâ 4/92)

[2] Biz Tevrat’ta onlara şunu farz kılmıştık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılıktır; yaralamalar da böyle kısas yapılacaktır.” Lakin kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahları için bir keffâret olur. Her kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.” (Mâide 5/45) Tevrat’ta yazılan bu hükümler, Kuran-ı Kerîm bunları alıp doğrulayarak bize takdim ettiği için, İslâm hukukundaki “şer’u men kablenâ: bizden öncekilerin şeriati” gereğince bizim için de aynen geçerlidir.

Bakara Suresi tefsiri için tıklayınız…

Ayrıca Bakınız.  Yunus Suresi 48. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Bakara Suresi 179. ayetinin meal karşı karşıya geldirması ve diğer ayetler için tıklayınız…

Kaynak: https://www.islamveihsan.com/

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın